Afrika’nın Kışla İktidarları
Dr. Ensar KÜÇÜKALTAN
Soğuk Savaş’ın ardından Afrika’da askeri darbelerin azaldığı, çok partili seçimlerin görece yaygınlaştığı ve Afrika Birliği’nin “anayasal düzenin korunması” ilkesini norm haline getirdiği bir geçiş dönemi hayali vardı. 1990’lar ve 2000’ler boyunca, belli ölçülerde, kıta genelinde demokratikleşme söylemi yükselmiş, darbeler istisna ve meşru görülmeyen müdahaleler olarak çerçevelenmişti. Ancak demokrasinin kurumsallaşmaması ve seçimle gelen iktidarların seçimle gitmeme iradesi, ortaya başka bir tablo çıkardı. 2019 sonrasında da darbe kasırgasının pek çok Afrika ülkesinde hissedildiği döneme girildi. Mali’de 2020 ve 2021’de art arda gelen darbeler, Gine’de 2021, Sudan’da 2021, Burkina Faso’da 2022’de iki ayrı müdahale, Nijer’de 2023 ve Gabon’da 2023 darbeleri, Afrika’nın çok sayıda bölgesinde demokratik düzenin kırılganlığını bir kez daha görünür kıldı. Bu gelişmeler sadece hükümet değişiklikleri olarak değil, siyasal düzenin, bölgesel güvenlik mimarisinin ve uluslararası güç dengelerinin yeniden şekillenmesi bağlamında ele alınması gereken olaylardır.
Son beş yılda gerçekleşen bu darbelerin arka planında birbirini besleyen bir dizi iç ve dış etken bulunmaktadır. İçeride demokratik kurumların işlevsizleşmesi, seçimlere duyulan güvensizlik, yolsuzluk algısının yükselmesi, devletin güvenlik ve temel hizmet sunma kapasitesinin aşınması, genç nüfusun işsizlik ve yoksullukla kuşatılması gibi dinamikler öne çıkmaktadır. Dışarıda ise Fransa’nın özellikle Sahel bölgesinde tarihsel hegemonik konumunun aşınması, Rusya’nın askerî ve propaganda temelli bir geri dönüş gerçekleştirmesi, ABD ve Avrupa Birliği’nin darbelere karşı normatif tepki vermekle birlikte sahada sınırlı etki üretebilmesi ve bölgesel örgütlerin (ECOWAS, Afrika Birliği) yaptırım kapasitesinin giderek sorgulanması bu resmin tamamlayıcı parçalarıdır. Ayrıca terör örgütlerinin Sahel ve çevresinde genişleyen etkinliği, devlet otoritesinin zayıflığı ve darbelerin yarattığı yönetim boşlukları ile birlikte okunması gereken kritik bir faktördür.
Bu makale, son beş yıldaki darbe dalgasını hem tematik hem de ülke bazlı bir çerçeve içinde incelemeyi amaçlamaktadır. İlk olarak, darbe dalgasını hazırlayan yapısal koşullar ve iç–dış etkenler genel hatlarıyla tartışılacak; ardından Mali, Gine, Sudan, Burkina Faso, Nijer ve Gabon örnekleri ayrı ayrı ele alınacak; sonrasında Fransa ve Rusya başta olmak üzere dış aktörlerin tutumları, birbirini besleyen siyasi ve güvenlik krizleri, darbe sonrası terör gruplarının konumu ve bölgenin geleceğine dair olası senaryolar analiz edilecektir. Böylece ülke ülke ayrım yapılmakla birlikte, daha önce değinilen tüm kavramsal ve tematik bölümlerin bütünleşik olduğu bir çerçeve sunulacaktır.

Darbe Dalgasını Hazırlayan Yapısal ve Bölgesel Koşullar
Afrika’daki yeni darbe dalgası, tek tek ülkelerdeki spesifik krizlerin ötesinde, kıta genelinde görülen yapısal kırılganlıklarla yakından ilişkilidir. Birçok devlet, özellikle Sahel kuşağında, topraklarının tamamında etkili bir yönetim kapasitesine sahip değildir. Mali, Burkina Faso ve Nijer gibi örneklerde devlet otoritesi, başkentlerin çevresi ve belirli koridorlarla sınırlanmış; geniş kırsal alanlarda “boşluk bölgeleri” oluşmuştur. Devletin güvenlik sağlayamadığı, eğitim, sağlık, altyapı ve adalet hizmetlerini götüremediği bu alanlarda hem silahlı gruplar hem de geleneksel otoriteler alternatif düzenler kurma eğilimine girmiştir. Bu durum, modern devlet projesinin meşruiyetini kökten sarsan bir unsurdur.
Ekonomik düzlemde, özellikle son beş yılda hissedilen krizler, darbeleri hazırlayan önemli etkenlerden biridir. Covid-19 pandemisinin yarattığı ekonomik daralma, küresel gıda ve enerji fiyatlarındaki artış, dış borç yükünün ağırlaşması ve genç nüfusun istihdam edilememesi, toplumsal hoşnutsuzluğu derinleştirmiştir. Seçilmiş hükümetlerin bu sorunlara yanıt üretememesi, yolsuzluk ve kayırmacılık algısının yaygınlaşması ve sosyal eşitsizliklerin artması, ordunun “düzeltici bir güç” olarak algılanmasına zemin hazırlamıştır. Birçok ülkede darbe bildirisinde, yolsuzluğa karşı mücadele, ekonomik kaynakların adil dağılımı, güvenliğin yeniden tesisi ve halkın onurunun korunması gibi temalar dikkat çekmektedir.
Bütün bunlara ek olarak terör örgütlerinin ve silahlı grupların yükselişi, özellikle Sahel bölgesinde devlet-toplum ilişkilerini kökten dönüştürmüştür. El Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam ve’l-Müslimin (JNIM), IŞİD’in Sahel kolu ve çeşitli yerel milisler, Mali, Burkina Faso ve Nijer üçgeninde hem güvenlik güçlerini hem sivilleri hedef alan yoğun saldırılar gerçekleştirmiştir. Devletin bu tehdide karşı etkili ve meşru bir strateji geliştirememesi, ordunun ve güvenlik aygıtının siyasallaşmasını hızlandırmıştır. Bu tabloya Fransa’nın sahadaki askeri varlığının giderek tartışmalı hale gelmesini, Rusya’nın Wagner gibi yapılar üzerinden sahaya girmesini, ABD’nin terörle mücadele çerçevesinde tesis ettiği üsleri ve Avrupa Birliği’nin eğitim misyonlarını eklediğimizde, darbe dalgasının aynı zamanda uluslararası güç rekabetinin yeniden düzenlenmesiyle iç içe geçtiği görülür.
Bu genel çerçeve, şimdi ülke bazlı incelemeye geçildiğinde, her vakada farklı ağırlıklarla yeniden karşımıza çıkmaktadır.
Mali: Güvenlik Çöküşünden Çifte Darbeye
Mali, Sahel bölgesindeki güvenlik krizinin en erken ve en yoğun hissedildiği ülkelerden biridir ve 2020 ile 2021’de üst üste yaşanan iki darbe, bu krizin siyasal düzene nasıl yansıdığını çarpıcı biçimde gösterir. Ülke, 2012’deki Tuareg isyanı ve cihatçı grupların kuzeydeki yükselişinden bu yana kronik bir istikrarsızlık içindedir. Devlet otoritesi kuzey ve merkez bölgelerinde ciddi ölçüde aşınmış; ordu hem donanım hem moral açısından yıpranmıştır. Seçilmiş hükümetlerin terörle mücadelede beklenen başarıyı gösterememesi, ordu kayıplarının artması ve sivillerin güvenlikten yoksun kalması, hükümetin meşruiyetini derin biçimde sarsmıştır.
2020 darbesi, seçimlere ve yönetimin performansına karşı biriken toplumsal öfkenin askeri bir kanala akmasının sonucu olarak ortaya çıktı. Sivil muhalefetin öncülüğünde başlayan gösteriler, devletin ekonomik ve güvenlik alanındaki yetersizliğine karşı yaygın bir tepkiye dönüştü. Ordu içindeki bir grup subay, bu ortamda kendisini “halkın taleplerini sahiplenen” bir aktör olarak konumlandırdı ve yönetime el koydu. Ancak kısa süre sonra, geçiş hükümetinin yapısı, sivillerin rolü ve reformların kapsamı üzerine yaşanan anlaşmazlıklar yeni bir kriz yarattı ve 2021’de ikinci bir darbe ile süreç daha da militarize oldu.
Mali’nin dış ilişkileri, özellikle Fransa ile yaşanan gerilimler üzerinden, darbe sonrası dönemde köklü biçimde değişti. Barkhane Operasyonu ve Fransa öncülüğündeki çok uluslu kuvvetler, uzun süre Mali’de terörle mücadelede ana dış aktör olarak konumlanmıştı. Ancak yerel kamuoyunda Fransa’nın sömürgecilik mirası, askeri operasyonların siviller üzerindeki etkileri ve güvenliğin bir türlü sağlanamaması, güçlü bir anti-Fransız duygusunun oluşmasına yol açtı. Cunta yönetimi bu duyguyu kendi meşruiyetini pekiştirmek için aktif biçimde kullandı; Fransız askerinin ülkeden çekilmesini talep etti ve yerlerine Rus güvenlik şirketi Wagner’i davet etti. Böylece Mali, Sahel’de Fransa’nın nüfuz kaybının ve Rusya’nın yükselişinin en belirgin örneklerinden birine dönüştü.
Terör örgütlerinin etkinliği açısından bakıldığında ise darbe sonrasının bir iyileşme getirmediği, aksine pek çok bölgede saldırıların devam ettiği, hatta bazı alanlarda yoğunlaştığı görülmektedir. Devlet yapısının daha da merkezileşmesi, muhalefetin bastırılması ve güvenlik politikasının şeffaflıktan uzak biçimde yürütülmesi, yerel halk ile devlet arasındaki mesafeyi artırmış; bu durum bazı durumlarda silahlı grupların propaganda faaliyetlerini kolaylaştırmıştır. Mali örneği, iç siyasal kriz, dış aktör rekabeti ve güvenlik çöküşünün birbirini beslediği bir kısır döngüyü göstermektedir.
Gine: Üçüncü Dönem Tartışması, Siyasal Meşruiyet ve Askerî Müdahale
Gine’de 2021 yılında gerçekleşen darbe, Sahel’deki örneklerden farklı olarak doğrudan güvenlik krizinden değil, siyasal meşruiyetin çöküşünden beslenmiştir. Alpha Condé’nin 2010 ve 2015 seçimleriyle iktidara gelişi, ilk etapta demokratikleşme umudu yaratmış olsa da, zamanla bu umut yerini hayal kırıklığına bırakmıştır. Condé’nin üçüncü dönem için aday olabilmek amacıyla anayasayı değiştirmesi, ülkede geniş çaplı protestoların fitilini ateşlemiş; muhalefet ve sivil toplum, bu hamleyi otoriterleşmenin açık göstergesi olarak değerlendirmiştir.
Seçim sürecinin adil ve şeffaf olmadığı yönündeki yaygın kanaat, güvenlik güçlerinin göstericilere karşı sert müdahaleleri ve etnik gerilimlerin siyasete yansıması, devlet ile toplum arasındaki güven bağını hızla aşındırdı. Ordu içindeki bazı gruplar, özellikle genç subaylar, Condé’nin iktidarını kişisel çıkar merkezli ve ülkeyi çıkmaza sürükleyen bir rejim olarak görmeye başladı. 2021 darbesi bu bağlamda, Gine’de “demokratik restorasyon” iddiasıyla gerekçelendirildi; darbeyi gerçekleştiren askerler, yolsuzlukla mücadele, kurumların yeniden inşası ve daha kapsayıcı bir siyasal düzen vaat etti.
Ancak darbe sonrasında geçiş sürecinin nasıl yönetileceği, sivillerin ne ölçüde sürece dahil edileceği ve seçimlerin ne zaman yapılacağı konularında ortaya çıkan belirsizlik, bu vaatlerin ne kadarının hayata geçirileceği konusunda soru işaretleri doğurdu. Gine’nin dünya boksit rezervlerindeki payı nedeniyle ülkenin ekonomik kaynakları hem iç siyasette hem de uluslararası aktörlerle ilişkilerde önemli bir pazarlık unsuru olmaya devam etti. Fransa ve Avrupa Birliği darbeyi kınayıp yaptırım ve askıya alma mekanizmalarını işletirken, Rusya ve Çin gibi aktörler daha pragmatik bir yaklaşım benimsedi.
Gine’de terör örgütlerinin etkinliği Sahel’e kıyasla sınırlı olsa da, güvenlik aygıtının giderek siyasallaşması, insan hakları ihlalleri ve devlet kurumlarının zayıflaması, uzun vadede radikalleşmeye açık bir toplumsal zemin oluşturma riski taşımaktadır. Dolayısıyla Gine vakası, demokratik meşruiyet krizinin askerî müdahaleyi meşrulaştırmak için nasıl kullanıldığını, ancak darbe sonrasında ortaya çıkan yeni otoriterleşme eğilimlerinin bu krizi kalıcı olarak çözmekten ne kadar uzak olduğunu göstermektedir.
Sudan: Devrimci Geçişten Darbeye, Darbeden İç Savaşa
Sudan’daki 2021 darbesi, Afrika’daki son darbe dalgası içinde ayrıksı bir yer işgal eder. 2019’da Ömer el-Beşir rejiminin düşüşü, Arap Baharı sonrası bölgede yeni bir devrimci dalganın gecikmiş bir yansıması olarak görülmüş; sivil toplumun ve genç hareketlerin rolü dikkat çekmişti. Bu süreçte askerî ve sivil aktörler arasında kurulan kırılgan geçiş ortaklığı, hem eski rejimin mirasıyla hesaplaşma hem de yeni bir anayasal düzen ve ekonomik istikrar arayışı bakımından önemli bir fırsat içeriyordu. Ancak bu fırsat, kısa sürede derin anlaşmazlıklara sahne oldu.
Geçiş döneminde güvenlik sektörü reformunun nasıl yapılacağı, eski rejimle bağlantılı yapıların nasıl tasfiye edileceği, ekonominin hangi önceliklerle yeniden inşa edileceği ve özellikle de Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) ile ordu arasındaki güç ilişkisinin nasıl düzenleneceği konularında ciddi çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalar, 2021’de ordunun sivilleri tasfiye ettiği bir darbeyle sonuçlandı. Darbe, geçiş sürecini fiilen sona erdirirken, ülkede sivil toplumun ve demokratik hareketlerin büyük tepkisini çekti.
Sudan’da darbe, siyasal düzeni istikrara kavuşturmak yerine daha da kırılgan hale getirdi. Ordu ile RSF arasındaki gerilim, zamanla açık bir silahlı çatışmaya dönüştü ve 2023’te başkent Hartum da dahil olmak üzere birçok bölgede yıkıcı bir iç savaşa evrildi. Devlet otoritesi, ülkenin farklı coğrafyalarında çeşitli milis ve silahlı gruplar arasında paylaşıldı; bu da Sudan’ı fiilen parçalı bir güvenlik alanı haline getirdi. Körfez ülkeleri, Mısır, Rusya ve Batılı devletler, bu süreçte çeşitli taraflarla ilişkiler kurarak Sudan’ı bölgesel ve küresel rekabetin düğüm noktalarından birine dönüştürdü.
Sudan örneği, bir darbenin sadece demokratik geçişi değil, bizzat devletin birliğini ve güvenlik mimarisini de çöküşe sürükleyebileceğini gösterir. Ülkede klasik anlamda Sahel tipi cihatçı grupların varlığı daha sınırlı olsa da, otorite boşlukları, sınır bölgelerinde ve çatışma alanlarında farklı silahlı aktörlerin ortaya çıkmasına ve gelecekte radikalleşme riskinin artmasına zemin hazırlamaktadır. Sudan, dolayısıyla, sivil–asker ortaklığının başarısızlığının, bölgesel rekabetin ve kurumsal çökmenin bir arada görüldüğü karmaşık bir vakadır.
Burkina Faso: Terörün Göbeğinde Çifte Darbe ve Güvenlik Devletinin İnşası
Burkina Faso, son yıllarda dünya çapında en fazla terör saldırısının gerçekleştiği ülkelerden biri olarak öne çıkmaktadır. Devlet otoritesi ülkenin büyük bir kısmında aşınmış, kırsal bölgelerde cihatçı gruplar ve yerel milisler fiili kontrol tesis etmeye başlamıştır. Bu tablo, 2022 yılında bir yıl içinde iki farklı darbeyle sonuçlanan derin bir siyasi krizi de beraberinde getirmiştir. İlk darbe, sivil yönetimin terörle mücadelede başarısız olduğu ve orduyu gerekli şekilde donatmadığı gerekçesiyle gerçekleştirilmiş; ancak kısa süre sonra darbeci grup içindeki çekişmeler ikinci bir darbeyi tetiklemiştir.
Burkina Faso’daki darbe yönetimleri, kendilerini ülkeyi terör tehdidinden kurtaracak kararlı ve sert güçler olarak tanıtmış; seferberlik çağrıları yapmış ve güvenlik politikalarını merkezi hale getirmiştir. Rusya ile yakınlaşma, bu süreçte önemli bir unsur olarak ortaya çıkmış; Wagner benzeri yapıların sahaya girişi tartışılmaya başlanmıştır. Fransa ile ilişkiler hızla gerilmiş, Fransız askerî varlığı tartışmalı hale gelmiş ve ülkenin dış politika yönelimi yeniden tanımlanmıştır.
Ancak terör örgütlerinin etkinliği açısından bakıldığında, darbe yönetimlerinin kısa vadede belirgin bir başarı elde ettiğini söylemek zordur. Ülkenin kuzey ve doğu bölgelerinde saldırılar sürmekte; bazı yerleşim yerlerinde halk devlet yerine silahlı gruplarla zorunlu ilişkiler geliştirmektedir. Güvenlik politikalarının sertleşmesi, yer yer insan hakları ihlallerine ve zorla göçlere yol açmakta; bu da halk ile devlet arasındaki güven bağını daha da zayıflatmaktadır. Burkina Faso, güvenlik krizinin askerileştirilmesinin terörle mücadelede otomatik bir başarı üretmediği, aksine yeni kırılmalar yarattığı bir örnek olarak öne çıkar.
Nijer: Jeopolitik Kırılmanın Merkezi Olarak Darbe
Nijer, 2023 darbesiyle birlikte, Sahel’deki darbe dalgasının jeopolitik açıdan en kritik halkalarından birine dönüşmüştür. Darbe öncesine kadar ülke, Batı’nın Sahel’deki başlıca ortaklarından biri olarak görülmekte; Fransa ve ABD’nin önemli askerî varlıklarına ev sahipliği yapmakta, terörle mücadelede bölgesel ittifakların merkezinde yer almaktaydı. Buna rağmen ülke, yoksulluk, işsizlik, iklim değişikliği kaynaklı baskılar ve kırsal alanlarda güvenlik açığı gibi sorunlarla karşı karşıyaydı.
2023’teki darbe, seçilmiş cumhurbaşkanının devrilmesiyle sonuçlandı ve darbeciler, terörle mücadeledeki yetersizliği, yolsuzluk iddialarını ve ülkenin egemenliğinin dış güçler tarafından zedelendiğini ileri sürerek müdahaleyi meşrulaştırdı. Bu noktada, Mali ve Burkina Faso’daki anti-Fransız söylemin Nijer’de de yankı bulduğu, Fransız askerî varlığına karşı protestoların darbe sonrası dönemde daha görünür hâle geldiği dikkat çekicidir. Cunta yönetimi, kısa sürede Mali ve Burkina Faso ile birlikte AES (Alliance des États du Sahel) adlı yeni bir bölgesel blok kurarak, ECOWAS’a karşı alternatif bir güvenlik ve siyasi işbirliği çerçevesi ortaya koydu.
Nijer darbesi, Batı Afrika’da bölgesel örgütlerin rolünü tartışmalı hale getirdi. ECOWAS’ın darbe sonrasında açıkladığı sert yaptırım tehditleri, sınırların kapatılması ve askeri müdahale ihtimalinin gündeme getirilmesi, hem bölgesel kamuoyunda hem de uluslararası alanda yoğun tartışmalara yol açtı. Nihayetinde bu yaptırımlar tam anlamıyla hayata geçirilemedi ve ECOWAS’ın caydırıcılık kapasitesi sorgulanır hale geldi. Bu tablo, Sahel’deki darbe yönetimlerinin, bölgesel norm ve kurumsal yapılara meydan okuyan yeni bir “askerî blok” inşa etme eğiliminde olduğunu göstermektedir.
Terör örgütleri açısından bakıldığında, Nijer’de darbe sonrası dönemin güvenlik açısından daha istikrarlı olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunmamaktadır. Sınır bölgelerinde IŞİD-Sahel ve El Kaide bağlantılı grupların saldırıları sürmekte; devletin darbe sonrası yaşadığı yeniden yapılanma süreci, bu grupların bazı alanlarda manevra kabiliyetini artırmaktadır. Nijer, bu yönüyle, bir yandan büyük güç rekabetinin sahnesi, diğer yandan da terör ve güvensizlik sarmalının sürdüğü kırılgan bir ülke olarak karşımıza çıkar.
Gabon: Güvenlikten Ziyade Siyasal Hanedanlığın Sonu
Gabon’da 2023’te gerçekleşen darbe, Sahel’deki örneklerden farklı olarak doğrudan terör ve güvenlik krizinden değil, uzun süreli bir siyasal hanedanlığın yarattığı meşruiyet erozyonundan beslenmiştir. 1967’den beri Bongo ailesi tarafından yönetilen ülkede, Ali Bongo’nun üçüncü kez seçilmesi, seçim sürecine ilişkin ciddi usulsüzlük iddiaları ve şeffaflık eksikliği ile birlikte değerlendirildi. Halkın önemli bir kısmı, seçimleri dar ve manipülatif bir elit çevrenin kontrol ettiği bir prosedür olarak görmekteydi.
Darbe, tam da bu seçim sürecinin hemen ardından, sonuçlar açıklanırken gerçekleştirildi ve ordu, ülkenin siyasal hanedanlık tarafından “tekelleştirildiğini”, yolsuzluk ve kötü yönetimin derinleştiğini, halkın iradesinin çarpıtıldığını ileri sürerek müdahalesini gerekçelendirdi. Gabon’da güvenlik krizinden çok siyasal temsil ve ekonomik adalet taleplerinin öne çıktığı görülmektedir. Petrol gelirlerine rağmen yaygın yoksulluk ve eşitsizlik, rejime yönelik hoşnutsuzluğu besleyen önemli unsurlardandı.
Gabon darbesi, terör örgütlerinin yoğun olarak faaliyet gösterdiği bir coğrafyada gerçekleşmemiş olsa da, Afrika’daki genel darbe dalgasına, “seçim meşruiyetinin çöküşü” temasını güçlü biçimde ekleyen bir örnek oluşturdu. Bu vaka, sadece Sahel’deki güvenlik temelli darbelerin değil, kıta genelinde farklı biçimlerde ortaya çıkan temsil krizi ve elit dolaşımı sorunlarının da darbe siyasetini beslediğini göstermektedir.
Dış Aktörler, Bölgesel Örgütler ve Birbirini Besleyen Siyasi–Güvenlik Krizleri
Ülke bazlı örnekler, Afrika’daki son darbe dalgasının sadece iç dinamiklerin ürünü olmadığını, aynı zamanda dış güç rekabeti ve bölgesel örgütlerin zayıflayan kapasitesi ile yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Fransa, özellikle Sahel ve Orta Afrika’da tarihsel sömürgecilik mirasıyla, para birimi düzenlemeleriyle, askeri üsleriyle ve siyasi elitlerle kurduğu yakın ilişkilerle, uzun süre kıtanın belirleyici dış aktörlerinden biri olmuştur. Ancak son beş yılda, bu miras, özellikle genç kuşaklar arasında ağır bir eleştiri konusu haline gelmiştir. Mali, Burkina Faso ve Nijer gibi ülkelerde cunta yönetimleri, anti-Fransız söylemi meşruiyet üretmenin ana araçlarından biri olarak kullanmış; Fransız askerî varlığını sonlandırmayı “egemenliğin yeniden tesisi”nin sembolü haline getirmiştir.
Fransa’nın nüfuz kaybı, sahada oluşan boşluğun Rusya tarafından doldurulmasına zemin hazırlamıştır. Rusya, Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti başta olmak üzere, paramiliter şirketler, silah anlaşmaları ve rejim güvenliğine odaklı işbirlikleri aracılığıyla sahaya girmiştir. Bu yaklaşım, Batılı aktörlerin insan hakları ve demokratikleşme şartlı yardımlarına kıyasla, daha pragmatik ve rejim dostu bir güvenlik paketi sunmaktadır. Ancak bu paket, uzun vadede ulusal orduların kurumsal kapasitesini geliştirmekten ziyade, darbe yönetimlerinin ve otoriter rejimlerin ayakta kalmasını önceleyen bir mantığa sahiptir. Ayrıca paramiliter güçlerin karıştığı insan hakları ihlalleri, yerel halkta devlete karşı duyulan öfkeyi ve dolayısıyla radikalleşme riskini artırma potansiyeli taşır.
ABD ve Avrupa Birliği ise darbeler karşısında genellikle kınama, yardım programlarının askıya alınması ve bölgesel örgütlerle koordinasyon gibi araçlara başvurmuştur. Buna rağmen, hem sahadaki nüfuzları hem de siyasi baskı kapasiteleri, özellikle Fransa’ya yönelik tepkilerin yoğun olduğu Sahel’de sınırlı kalmıştır. ECOWAS ve Afrika Birliği gibi örgütler, darbelere karşı normatif olarak “sıfır tolerans” ilkesini savunmalarına karşın, Mali, Burkina Faso ve Nijer örneklerinde yaptırım ve askeri müdahale tehditlerini ciddiyetle hayata geçirememiş; bu da kendi meşruiyetlerini sorgulatmıştır. AES’in ortaya çıkışı, bu örgütlerin yerini güvenlik merkezli, demokrasi normları konusunda daha kaygısız yeni oluşumların alabileceğini göstermektedir.
Bu çerçevede siyasi krizler ile güvenlik krizleri birbirini sürekli besleyen bir döngü içinde işlemektedir. Terör örgütlerinin yükselişi, devletlerin güvenlik aygıtını siyasallaştırırken, siyasallaşan güvenlik aygıtı ise seçilmiş hükümetlere karşı darbe tehdidini artırmaktadır. Darbeler, kısa vadede rejim güvenliğini sağlayabilir gibi görünse de, kurumsal yapıların daha da zayıflamasına, ekonomik istikrarsızlığın derinleşmesine ve terörün yeni alanlar bulmasına yol açmaktadır. Böylece siyasal düzen, her müdahale sonrasında daha kırılgan bir hale gelmektedir.

Fransa–Rusya Rekabeti ve ECOWAS–AES Gerilimi: Afrika’daki Yeni Jeopolitik Fay Hattı
Son beş yıldaki darbe dalgasının arka planında yalnızca ulusal düzeydeki siyasal ve toplumsal krizler değil, aynı zamanda kıta ölçeğinde yeniden şekillenen bir jeopolitik rekabet de bulunmaktadır. Bu rekabetin en görünür eksenlerinden biri, Sahel ve Orta Afrika’da Fransa ile Rusya arasında oluşan nüfuz mücadelesi; bir diğeri ise Batı Afrika’da ECOWAS ile AES (Alliance des États du Sahel) arasında derinleşen kurumsal–normatif çatışmadır. Dolayısıyla darbe süreçlerini anlamak için, bu iki ekseni birlikte okumak gerekir: Fransa’nın tarihsel hegemonik konumunun aşınması, Rusya’nın güvenlik odaklı “alternatif ortak” olarak sahneye çıkışı ve buna paralel biçimde, ECOWAS’ın demokrasi ve anayasal düzen normlarını savunan çizgisi ile AES’in askeri yönetimleri merkez alan söylemi arasındaki karşıtlık, son beş yılın Afrika siyasetine damga vuran başlıca fay hattını oluşturmaktadır.
Fransa, özellikle Batı ve Orta Afrika’da, sömürgecilik sonrası dönemin en etkili dış aktörlerden biri olmuştur. CFA frangı sistemi, askeri üsler, savunma anlaşmaları, eğitim programları ve Fransız şirketlerinin enerji–maden sektörlerindeki ağırlığı, bu etkinin kurumsal temelini oluşturur. Ancak Sahel’de güvenliğin giderek bozulması, Barkhane Operasyonu ve Takuba gibi girişimlerin terörle mücadelede kalıcı bir başarı üretememesi ve sivil kayıplar konusundaki tartışmalar, Fransa’nın bölgedeki imajını ciddi ölçüde zedelemiştir. Özellikle genç kuşaklar arasında yükselen anti-sömürgeci, anti-emperyalist söylem, Fransa’nın varlığını “güvenlik desteği”nden çok “yeni biçimlere bürünmüş bir vesayet” olarak görme eğilimini güçlendirmiştir. Mali, Burkina Faso ve Nijer’de darbeler sonrasında düzenlenen gösterilerde Fransız bayraklarının yakılması, Fransız üslerinin kapatılması talebi ve “Françafrique” ilişkilerini reddeden sloganlar, bu algı kırılmasını somut biçimde yansıtır.
Bu zeminde Rusya, kendisini Batı’ya karşı “egemenlik dostu” bir ortak olarak konumlandırma imkânı bulmuştur. Moskova’nın bölgede izlediği strateji, normatif demokrasi söylemlerinden ziyade, rejim güvenliği, terörle mücadele ve askeri kapasite artışı ekseninde şekillenmektedir. Rusya, Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti örneklerinde görüldüğü üzere, paramiliter şirketler (Wagner gibi), silah tedariki, askeri eğitim ve siyasi danışmanlık paketlerini bir arada sunan hibrit bir model geliştirmiştir. Bu model, Batılı aktörlerin insan hakları, seçimler ve hukukun üstünlüğü gibi alanlarda getirdiği şartlılıklardan bunalan ya da bu şartları tehdit olarak algılayan rejimler açısından cazip görünmektedir. Darbe yönetimleri, içerde anti-Fransız retoriği yükseltirken dışarıda Rusya ile yakınlaşarak yeni bir denge kurma, aynı zamanda iç kamuoyuna “Batı’ya boyun eğmeyen milli duruş” imajı verme çabasındadır.
Öte yandan Rusya’nın sunduğu güvenlik paketlerinin, uzun vadede kurumsal kapasiteyi artırmak yerine, otoriter yönetimleri ve darbe rejimlerini ayakta tutma eğiliminde olduğu açıktır. Paramiliter güçlerin sivillere yönelik ihlalleri, doğal kaynaklar etrafında kurulan şeffaf olmayan anlaşmalar ve tüm bunların yerel toplumlar üzerindeki sosyo-ekonomik etkileri, güvenlik krizinin kök nedenlerini ortadan kaldırmaktan ziyade derinleştirme riski taşımaktadır. Bu bağlamda Fransa–Rusya rekabeti, sadece iki devletin nüfuz mücadelesi değil, aynı zamanda Afrika’da iki farklı “güvenlik ve yönetim modeli”nin çatışması olarak da görülebilir: Biri, demokrasi ve insan hakları vurgusunu içerse bile sahada sömürge sonrası hiyerarşileri taşıyan, sonuçları tartışmalı bir Batılı model; diğeri, rejim güvenliğini önceleyen, seçim ve hak normlarını geri plana iten güvenlikçi bir Rus modeli.
Bu küresel rekabetin kurumsal düzeydeki yansıması, Batı Afrika’da ECOWAS ile AES arasındaki gerilimde belirginleşmektedir. ECOWAS, uzun süredir bölgesel ekonomik entegrasyonun yanı sıra demokrasi, hukukun üstünlüğü ve anayasal düzenin korunması ilkelerini savunan bir çerçeve geliştirmeye çalışmaktadır. Seçimlerin askıya alınması, üçüncü dönem tartışmaları ve darbeler gibi durumlarda, üye devletlere karşı yaptırım, üyelikten çıkarma, sınır kapatma ve hatta askeri müdahale tehdidi gibi araçlara başvurmaktadır. Nijerya, Senegal, Gana ve Fildişi Sahili gibi göreli olarak daha istikrarlı ülkeler, ECOWAS’ın normatif omurgasını oluşturan temel aktörlerdir. Ancak son darbe dalgası, bu normatif çerçevenin sahadaki karşılığının ne kadar kırılgan olduğunu açığa çıkarmıştır.
Mali, Burkina Faso ve Nijer’in art arda darbeler yaşamaları ve bu ülkelerin ECOWAS’ın baskısına karşı ortak hareket etme kararı almaları, AES’in doğuşunu hazırlamıştır. AES, kendisini Sahel’de terörle mücadele, savunma işbirliği ve egemenlik vurgusu üzerinden tanımlayan, üyelerinin ortak güvenlik tehditlerine karşı dayanışmasını öne çıkaran bir ittifak olarak sunmaktadır. Fakat bu askeri blok, fiilen darbe yönetimlerinin birbirine tutunduğu, ECOWAS’ın demokrasi ve anayasal süreklilik ilkelerine meydan okuyan, seçim takvimlerinin ertelenmesini normalleştiren bir yapı görünümündedir. Bu açıdan AES, sadece yeni bir güvenlik işbirliği platformu değil, aynı zamanda bölgesel düzeyde “darbe sonrası düzenin alternatifi” olarak inşa edilmeye çalışılan bir siyasal projedir.
ECOWAS–AES gerilimi, iç siyasette de yankı bulmaktadır. AES üyesi ülkelerde, ECOWAS’ın yaptırım kararları ve olası askeri müdahale tehditleri, cunta yönetimleri tarafından “dış baskı” ve “neo-sömürgeci dayatma” söylemiyle çerçevelenmekte; bu da yerel kamuoyunda anti-ECOWAS ve anti-Batı duygularını körüklemektedir. Öte yandan ECOWAS içinde de darbeler karşısında nasıl bir strateji izlenmesi gerektiği konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bazı ülkeler sert yaptırımları savunurken, bazıları diyalog ve kademeli geçiş süreçlerini öncelemektedir. Bu bölünmüşlük, örgütün karar alma süreçlerini yavaşlatmakta ve caydırıcılık kapasitesini azaltmaktadır.
Fransa–Rusya rekabeti ile ECOWAS–AES çatışması, çoğu zaman birbirini kesen ve besleyen dinamikler üretir. AES üyesi ülkeler, Fransa’yı ve ECOWAS’ı “Batı blokunun siyasi araçları” olarak kodlarken Rusya’yı “alternatif stratejik ortak” şeklinde yüceltir. Buna karşın ECOWAS içindeki bazı elitler, Rusya’nın yükselişini hem bölgesel normların aşınması hem de kıtanın yeni bir dış bağımlılık ilişkisine sürüklenmesi riski olarak görür. Böylece Sahel ve çevresi, yalnızca ulusal aktörler, terör örgütleri ve yerel topluluklar arasındaki bir mücadele alanı değil, aynı zamanda küresel güçlerin temsil savaşını yürüttükleri, bölgesel örgütlerin birbirine karşı konumlandığı karmaşık bir jeopolitik satranç tahtasına dönüşmektedir.
Bu tablo, darbe süreçlerini daha da karmaşıklaştırmaktadır. Bir yandan ECOWAS’ın demokrasi yanlısı normatif baskısı, darbe yönetimlerini uluslararası alanda meşruiyet arayışına iter; diğer yandan AES’in koruyucu şemsiyesi ve Rusya’nın verdiği güvenlik desteği, bu yönetimlere “Batı’ya rağmen ayakta kalma” imkânı sunar. Sonuçta ortaya çıkan düzen, ne tam anlamıyla izolasyon ne de tam anlamıyla entegrasyondur; daha çok, birbirine rakip blokların kesiştiği, gri bir alanın süreklileşmesi şeklinde tezahür eder. Bu gri alan, hem terör örgütlerinin hareket alanını genişletir hem de uzun vadeli kurumsal reformların ertelenmesine, toplumsal sözleşmenin yeniden inşasının gecikmesine neden olur.
Kısacası Fransa–Rusya rekabeti ile ECOWAS–AES gerilimi, Afrika’daki son darbe dalgasını salt iç siyaset olayları olmaktan çıkarıp, bölgesel ve küresel güç dengelerinin yeniden kurulduğu bir süreç olarak anlamayı zorunlu kılar. Bu gerilim hattı kırılmadığı ve yerini, demokrasi, insan hakları ve kapsayıcı kalkınmayı önceleyen yeni bir işbirliği mimarisi almadığı sürece, darbelerin ve güvenlik krizlerinin kıta siyasetinin kalıcı unsurlarından biri olmaya devam etmesi güçlü bir ihtimal olarak görünmektedir.
Darbe Sonrası Terör Gruplarının Etkinliği ve Güvenliğin Geleceği
Son beş yıldaki vakalar birlikte değerlendirildiğinde, darbelerin terörle mücadelede belirgin bir başarı getirdiğini söylemek mümkün değildir. Mali, Burkina Faso ve Nijer’de darbe sonrası dönemde de saldırılar sürmüş, bazı bölgelerde artış dahi göstermiştir. Devletin geçiş ve yeniden yapılanma süreçlerine odaklanması, ordunun siyasi konsolidasyonla meşgul olması ve kadro değişiklikleri, sahada koordinasyon kaybına yol açabilmektedir. Bu da terör örgütlerine yeni fırsat pencereleri açmaktadır.
Terör grupları, darbe sonrası dönemde genellikle iki strateji izlemektedir. Birincisi, devlet güçlerinin zayıfladığı ve yerel yönetim mekanizmalarının çöktüğü bölgelerde topluluklara güvenlik, tahkimat, uyuşmazlık çözümü ve ekonomik destek sağlayarak, “devlet dışı yönetim” biçimleri kurmaya çalışmaktadırlar. İkincisi, devletin daha sert güvenlik politikaları uyguladığı yerlerde, bu sertliğin yol açtığı mağduriyetleri propaganda malzemesine dönüştürmekte, özellikle gençler arasında destek devşirmeye çalışmaktadırlar. Paramiliter güçlerin ve düzenli orduların karıştığı insan hakları ihlalleri, bu propagandayı kolaylaştıran bir unsur haline gelmektedir.
Darbe sonrası güvenlik ortamı sadece terörle mücadele bağlamında değil, organize suç, kaçakçılık, yasa dışı madencilik ve insan ticareti gibi alanlarda da riskleri artırmaktadır. Devletin zayıflayan denetim kapasitesi, sınır bölgelerinde yasa dışı akışların artmasına, silah ve savaşçı hareketliliğine ve bölgesel güvenlik mimarisinin daha da kırılgan hale gelmesine yol açar. Bu nedenle, darbe yönetimlerinin güvenliği yalnızca askerî araçlarla ve rejim bekası eksenli bir mantıkla ele alması, uzun vadede istikrarı sağlamaktan ziyade istikrarsızlığı derinleştiren bir etki yaratmaktadır.
Gelecek Tahayyülleri: Afrika’nın Siyasal Ufku, Bölgesel Bloklaşmalar ve Normatif Çatışma
Afrika’da son beş yılda yaşanan darbe dalgası, kıtanın siyasal ufkuna ilişkin hem karamsar hem de dikkatle okunması gereken bazı işaretler sunmaktadır. Kısa vadede, darbe yönetimlerinin iktidarı sivil hükümetlere devretme konusundaki isteksizliği, geçiş takvimlerinin sürekli ertelenmesi ve seçimlerin güvenlik gerekçesiyle askıya alınması, yeni bir otoriterleşme dalgasının işaretlerini vermektedir. Birçok ülkede, darbe sonrası yönetimler, kendi meşruiyetlerini pekiştirmek adına medya üzerinde kontrolü artırmakta, sivil toplumun alanını daraltmakta ve muhalefeti bastırmaktadır.
Orta vadede, Sahel’de AES gibi askeri ağırlıklı blokların güç kazanması, ECOWAS ve Afrika Birliği gibi örgütlerin demokrasi ve anayasal düzen normlarını savunma kapasitesini zayıflatabilir. Böyle bir senaryo, kıtada demokrasiye ilişkin bölgesel norm setinin erozyona uğramasını ve güvenlik merkezli, seçim dışı meşruiyet modellerinin yaygınlaşmasını beraberinde getirebilir. Aynı zamanda Sahel’deki istikrarsızlık, Benin, Togo ve Fildişi Sahili gibi kıyı ülkelerine doğru yayılma riski taşımakta; bu da hem terör tehdidinin coğrafi alanını genişletecek hem de göç hareketlerini ve ekonomik kırılganlıkları artıracaktır.
Uzun vadede daha olumlu bir senaryonun hayata geçebilmesi için, darbelerin yalnızca kınanması veya yaptırımlarla cezalandırılmasından öte, bu darbeleri mümkün kılan yapısal koşullarla yüzleşilmesi gerekir. Bu koşullar arasında, devletin temel hizmetleri adil ve etkili biçimde sunabilmesi, güvenlik sektörünün şeffaf ve hesap verebilir şekilde reforme edilmesi, genç nüfusa iş ve eğitim imkânları sağlanması, kaynak gelirlerinin daha adil paylaşılması ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi yer almaktadır. Ayrıca dış aktörlerin, kısa vadeli güvenlik çıkarları yerine, kurumsal kapasite gelişimini ve toplumsal barışı önceleyen işbirliği modelleri geliştirmeleri önem taşımaktadır.
Afrika’nın siyasal geleceği, darbelerin tamamen ortadan kalktığı ideal bir düzene bir anda evrilmekten ziyade, uzun süreli bir mücadele ve yeniden inşa sürecinin sonucunda şekillenecektir. Bu süreçte, ülke ülke farklılaşan dinamikler, bölgesel bloklaşmalar, Fransa ve Rusya gibi aktörlerin rekabeti, ABD ve Avrupa Birliği’nin konumlanışı ve Afrika içi işbirliği girişimlerinin başarısı belirleyici olacaktır. Son beş yılın darbe dalgası, mevcut haliyle, kıta genelinde kırılgan bir siyasal düzen ve çökme riski taşıyan bir güvenlik mimarisi manzarası sunmaktadır; fakat aynı zamanda bu krizler, yeni ve daha kapsayıcı siyasal projelerin ortaya çıkması için bir uyarı ve dönüm noktası olarak da okunabilir.
Kaynaklar:
Aiyede, E. R. (2023). ECOWAS, constitutional order and the politics of sanctions in West Africa. African Affairs, 122(486), 517–540.
Arieff, A. (2022). Crisis in the Sahel (CRS Report No. R47036). Congressional Research Service.
Bah, A. M. (2020). Regional responses to coups in West Africa. African Security, 13(2), 125–148.
Carnegie Endowment for International Peace. (2023). Russia’s growing footprint in Africa’s Sahel region.
Charbonneau, B. (2021). France and the new instability in the Sahel. Small Wars & Insurgencies, 32(5–6), 879–901.
Clingendael Institute. (Hoinathy, R., & Kalilou, A.). (2024). The emergence of the Sahel Alliance (AES): Regional implications and political trajectories.
Crisis Group. (2021). Jihadist expansion in the Sahel: Climate, governance and insurgency (Africa Report No. 299).
Crisis Group. (2022). Saving the Sahel: France’s struggle and regional insecurity.
Global Initiative Against Transnational Organized Crime. (2024). After the fall: Russian influence in Africa post-Wagner.
OECD/Sahel and West Africa Club. (2024). Military coups, jihadism and insecurity in the Central Sahel (West African Papers No. 43).
Thurston, A. (2020). Jihadists of North Africa and the Sahel: Local politics and rebel groups. Cambridge University Press.
Tandia, M. (2024). Militarised regionalism: The Sahel alliance and the crisis of ECOWAS. African Security Review, 33(4), 267–284.
UNDP. (2023). Journey to extremism in Africa: Pathways to recruitment and disengagement.
World Bank. (2022). Africa’s pulse: Economic consequences of instability in West Africa.
ACLED. (2024). Sahel Crisis Dataset & Dashboard.
Yazı TADD Afrika 4. sayısında yayımlanmıştır.